güladam - Blogcu


güladam

6/6/2008 - Bülent GÜNDOĞAN - Akide Şekeri

 

 

                                        “Sana ağır gelen

o bir secde var ya,

                                 binlerce secdeden alıp kurtarır seni.”

 

M.İKBAL


   Şiir, düşün ayaklarına kapanmak değil, gücün ayaklarına kapananları   uyandırmak içindir. Şiirin gücü ayılan ruhun damarlarında bire yetmiş veren bir başağın bereketi gibi haz verir.

                                                                                                          .Gündoğan


    28 şubata dair     

   28 Şubat bir milletin hafızasının iğdiş edilmesi sürecidir. Bilsayarda geri yükleme noktalarının oluşturulması gibi. Öyle bir millet ki geri yükleme noktaları Malazgirt, Kosava ovaları, İstanbul surları, Viyana kuşatmasıyken hedefleri küçültülen, sanal dâhil olmak üzere topyekûn bir istilanın içine itilen, kısır bir dil yapısı içinde konuşma yeteneğini yitiren nesil, 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubatlarla kutlu bir geçmişi gölgeleyen, önüne set çeken bir süreç işletilmiştir.  28 Şubat yaşanmış ve geçmiştir. Hadisenin boyutu ne olursa olsun hafızasını fütuhatlardan alan bir toplum istisnai zemherileri esas alarak geleceğini kurgulamamalıdır. Bu onu kısırlaştırır, ürkütür, hedeften uzaklaştırır.     

               Cengiz Aymatov Hak’ka Yürüdü

                                        

Cengiz Törekuloviç Aytmatov 12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan'da Şeker adlı bir köyde doğdu. Babası Törekul Aytmatov at yetiştiricisiydi.

 Yazar geçmişte,din,felsefe,ilim adına insanların birbirine düşürüldüğünü ,bunun bugün de yarın da böyle olacağı görüşünü savunuyor.Edebiyatın bu noktadaki görevinin büyük olduğunu,insanlar arasında ortak dünyalar oluşmasına yardım ettiğini, edebiyatın öneminin her geçen gün daha da artğını vurgulamaktadır. "....Nesrin iki tarzı var bugün. Biri spekulasyonlara açık olan,diğeri ise gerçek nesirdir.Kalıcı bir eser için bilinen edebikaidelerin yanında sanatçı ruhu ve dürüst bir kişiliğe ihtiyaç vardır....

MANKURTİZM KAVRAMI
Cengiz Aytmatovun, bir Kırgız efsanesinden esinlenerek dünya edebiyat literatürüne kazandırdığı mankurt ve mankurtizm kavramı bütün dillerde aynen kullanılmaktadır.

 Sistemin baskısı ya da insanın kendi özüne yabancılaşması neticesinde şahsiyetini ve sosyal/kültürel hafızasını kaybetmesini; zihnî yönden köleleşmesini çarpıcı bir şekilde izah eden mankurtizm, Beyaz Gemide, Gün Uzar Yüzyıl Olurda, Cengiz Hana Küsen Bulutta, Dişi Kurdun Rüyalarında ve diğer romanlarda da kullanılır. Şüphesiz bu kavramı doğuran, o coğrafyanın sert ve acımasız sosyal yapısıdır.


 Söz konusu efsaneye göre, bazı embriyonlar (minicik insan taslakları-cenin) yeryüzündeki kötülükleri önceden sezerek, doğmak, bu felaketler dünyasında yaşamak istemiyor. Bunun belirtisi olarak annenin alnında bir ter taneciği oluşuyor. Buna da Kassandra Damgası deniyor. Aytmatov böylece etik kaygılar taşıyan evrensel bir eleştiriyi dünyanın ve insanlığın gündemine getiriyor.


Alıp da gitme bakir esrarını   

Geçmesin bu nazenin ulvi fasıl 

Ruhuma bohçalanmış ebrarını 

Çözemesin faili meçhul akıl

                                 

                                                        NECİP FAZIL KISAKÜREK

          BAB-I ÂDİ TİPİNE!

Üstüme söverek gel, bayılırım; fakat sövmen bir fikir öfkesine, bir düşünce sinirine bağlı olsun... Böyle gelebiliyor musun?

Sen, yalnız kendine oyuncak edindiğin mukavva Dünya içinde sahte gerçekler imal edip bunları insanlara yutturmaktan anlıyorsun!
Güvenle gel, biterim; öyle ki, hiçbir desteğin olmasa da güvenindeki heybet bana yeter?  Böyle gelebiliyor musun?

Sen yalnız, arslanın iki ayağı arasına sığınıp, faaliyetine engel gördüğü kediyi rapor eden sıçana benziyorsun!

Fikrin yok, hakikatin yok, bilgin yok, ihlâsın yok, güvenin yok; ve düşün, bunlardan tek tek pay almış olarak ne çapta ahlâkın yok!..

Böyle olunca, işte böyle perişan olur; ve kalemini vücudunda en uygun kılıfa sokup, suspus, oturursun!

Darısı Bâbıâli yokuşundan inip çıkarken bâb-ı âdi kulübesi sakinlerine mahsus bir eda takınanlara...

(22 Ocak 1962)

 

• İĞRENİYORUM!

Elimden doğruca, güzelce, iyice bir yazı mı çıkıyor? İğreniyorum! Hâlâ bu memlekette doğru, güzel ve iyi olanı savunma gayretimden, bu gayretin boşluğunu anlayamamak enayiliğinden iğreniyorum!

Olanlar ortadayken, hep bugünü yarına erteleyici ve gelmeyecek bir istikbale ısmarlayıcı "cek" ve "cak" edatlarından iğreniyorum!

(Perikles) gibi (Attik) Yunan medeniyetinin en haşmetli ve her şeyi tamam cemiyetinde, (Lirik) şiirin babası (Pindaros) şöyle der :"Meğer bütün bir ömür katırlara saman yerine çiçek sunmuşum!"... Ben de aynı meraret duygusuyla güneşi cepte kaybetmiş bir topluma bu sırrı anlatamamanın sefaletinden iğreniyorum!

Dudaklarla kalbler arasındaki mesafeden, her akşam başına yorganı çeker çekmez uyuyuveren nefs muhasebesi yoksunu eyyamgüder politikacıdan, tecrit kampı ve iman zindanı haline getirdikleri camilere hissizce girip çıkan marka müslümanlarından iğreniyorum! Gördüğü şeyi nasıl görebildiğini izahtan âcizken gözüyle görmediği için Allahı inkar eden maddeciden iğreniyorum!

Posayı cevher sanan kabuk milliyetçisinden, çile çekmeden olmaya bakan ezberci medeniyetçiden, hayat ağacını devirmeyi ve nurlu meyveleriyle ateşe atmayı inkilâp sayan devrimbazdan ve bunlara inananlardan, kapılanlardan iğreniyorum!
Hâsılı, dil adına dilden, ev adına elden, vatan adına vatandan ve köy, köylü, şehir, şehirli, gazete, dergi, kitap, mektep, talebe, muallim, polis, memur, kanun, nizam, kadın, erkek, dost, ahbap ne varsa bunların gerçekleri adına hepsinden iğreniyorum!

Ötesi var mı?...
Ağlayamayan, anlayamayan, içini kanatamayan, yumruğunu sıkamayan insandan, Allahın Kur'anda "belhüm adal-Hayvandan aşağı" diye andığı iki ayaklılardan
iğreniyorum!

(17 Mart 1980)

                                                    

 

 

 

 

 

Söylenmedik sözler kaldı cebimde

Söylenmedik sözlerime muhatap arıyorum

Fert başına düşen milli bit sayısını sordum diye

Deli sanmadan işgüzar adamlar beni.

 

Gülerek ölmeyi denedim eşiğinde

Niçin ölmek gülmekten daha kolay

 

Kırk bakireyle dolu badanasız oda

Huriler mi?

Sırnaşık bir kedi ölüm gibi bacaklarımın arasında

Hüznünde bir aşk şarkısı olmalıydı

Gel de gezdir şimdi sukutu dudaklarında

 

Teos’lu bir deli Demokrit ben değilim 

Herkesi ikibin yıl sonra inandırdı aşkına

Tarih herkesten evvel deli

Neden mukaddes bir atom ruhum

Oryantaller sanrılarıyla sadakat avlarken.

 

Yarım bir elma kurdu gibi kıvrılan

Hokkabazlar, palyaçolar

Kasaba, kara saban, karamsar adam

Badanalı öpüşlere açık

Ambargo kalktı alt dudaklarımdan

İzne bağlı karneli sevebilmeler

 

Yıldızları sen topla aşkım

Ellerinle okşa ak saçlarımı

Kimse önemli değil, yinede sen bil

Ben bitli delisiyim memleketimin

Lale devri bitti, İstanbul kuşatıldı aşkım

 

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/6/2008 - Rüheyda ORHAN- UZAKLARDAN BİR DOSTA MEKTUP

 

 

istanbula bahar geldi

baharla beraber sen gittin

 

NEREYE GİTTİĞİNİ DE BİLEMEDİM

mor gecelerde yıldızları izledim sen geldin aklıma

yoksa yıldızların arkasına mı saklandın

hem de herşeyden saklanırcasına

bu mor gecede  şiirler dinledim

her şiir biraz dostu anlatır

seni anlatır

sen de anlat kurbanın olayım

hangi çılgın şair mısralara hapsetti seni

bu bitmek bilmeyen gece de

perde mi aralayan rüzgar esti

hani şu şarkılarda geçen

denizi köpük köpük dalgalandıran rüzgar

hem de suçlu suçlu esti

ve yine sen geldin aklıma

söyle allah aşkına  rüzgar alıp

seni dönülmez uzaklara mı attı

 

istanbula bahar geldi

baharla beraber sen gittin

 

 YÜRÜDÜM VE YORULDUM SOKAKLARDA

yağmurlar yağdı istanbula

kalabalıklar doldurdu şiirleri dolduran kaldırımları

ben başım yerde gezmedim olur ya belki sen vardın

kalabalık kaldırımlarda

bahar vakti adettendir diye  eminönüne gittim

taze simidime seni ortak ettim

yeni camide ezan okundu 

açtım ellerimi göklere seni duama da ortak ettim

martılar uçtu o çok sevdigin gri denizde ama sen göremedin

kızdım kendimce denize

taş attım hatta martıları kovaladım

sonra oturdum maçkada her giden geminin ardından ağladım

sanki içimden bir parça gitti o gemilerde

sanki sen gittin

 

istanbula bahar geldi

baharla berber sen gittin

 

BAHAR KOKTU HER SOKAKTA

yeni farkettim lale zamanı imiş rengarenk olmuş her yer

görmelisin hele beraber gittiğimiz okul yolunu

sokakları tutmuş yine beyaz güvercinler

bir beyaz güvercin kanat çırptı

sana kanat çırptı kalbim

hala bitmemiş mavi umutla

bu rengarenk okul yolunda aklıma yine sen geldin

yoluma seni ortak ettim

ağlıyor musun bilmem ama hissederim mutsuzsun

çünkü ağladığım da  yine seni hissettim

 

 

SEN GİDERKEN...

bu koca istanbul da beni bir başıma bırakırken

gözyaşlarımı bulutlar kıskanırken

işte ben bbütün bunları ne hissedebildim

ne bir mor gece de şiir dinleyerek acımın yarısını silebildim

 

 

dünyaya sığmadı şu küçük yüreğim

ben o zaman sadece şair olmak istedim

bir beyaz kağıt destek olsun da

yüreğimle beraber taşısın büyük hüznümü diye

olmadı

tek kelime yazamadım

içimde ki fırtınalı denizleri satırlara bile

anlatamadım

 

 istanbula bahar geldi

baharla beraber sen gittin

 

 

 

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/6/2008 - Dilaver CEBECİ-Şimdiki Zaman Çekiminde Bir Mahkuma Mektup


 
Sana bu mektubu bir gece yarısında yazıyorum
Azatlığın zirvesinde sohbete dalmış yıldızlar
Zühre bir aşkı tutturmuş Bâbil’ de kalan
Zavallı dünya habersiz, zavallı dünya sağır
Bir Hârût’la Marut bir de ben dinliyorum
Derken kayıp gidiyor yıldızlardan birisi
Bir intikam fişeği gibi saplanıyor karanlığın karnına
Senin namına yıldızları kıskanıyorum.
Kim bilir kaç ışık yılı uzakta
Öfkeyle kollarını çeviriyor yalancı fecir
İmanım gibi biliyorum vakit asılmak vaktidir
Ve taksim gazinolarında trahomlu şairler
Mısra arıyorlar masaların altında
Kanını içiyorlar bilmeden “Cennet atları” nın
Ben yurdumun en sert tütününden bir sigara sarıyorum
Dumanı ciğerlerime değil iliklerime çekiyorum
Ne kadar ürkek ceylan varsa Asya çöllerinde
Domaniç yaylasında ne kadar dizginsiz at
Başlıyorlar koşmaya kılcal damarlarımda
Sıcak solukları yalarken alnımı
Toynaklarını hissediyorum alyuvarlarımda.

Sana bu mektubu evimin balkonunda yazıyorum
Sağ elimi koyuyorum tam yüreğimin üstüne
Çankaya yokuşunda söylediğimiz marşı duyuyorum
Ulu kayalar parçalanıyor beynimin bir yerinde
Bir yerinde demirden dağlar eriyor
Atlas yelkenli gemileri unutmuş birkaç levent
Viski kokulu bulvarlarda yavaş yavaş ölüyor
İstediğin o seccadeyi hemen gönderiyorum
Üstünde Kabe resmi ve anamın duaları var
Ve bildiğin sebeplerden ben gelemiyorum.
Yine biliyorsun ki, Sevmedim ülküden başkasını
Başı dumanlı dağları, dolunayı, ufukları
Bir de Çankaya yokuşunda rüzgara tutulmuş saçlarını
Önce Allah, sonra genlerim şahit.
Sevgimi üç bin yıl sonra doğacak torunuma yolluyorum
Trahomlu şairler doğruluyorlar masaların altından
Elleri fahişelerin karanlık saçlarında
Benim kalemimden kan değil süt damlıyor
Geceler boyu böyle geleceği emziriyorum
Kahrolayım sevmedim ülküden başkasını
Bir de seni çok seviyorum

Dilaver Cebeci
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/4/2008 - Bir Eksperin Dili Yüreğim - Bülent GÜNDOĞAN

 

 

      Kalabalıklar yalnızlıktır. Kaçıştır hep. Sessizlik sen. Feryada davettir sessizlik. Sensizlik dertlere… Kovalarım kendimi kalabalıklardan. Sığınırım yalnızlığa. Sana. Kelimelerde yeniden doğar hayat. Kıyamet kopar. Mahşer olur sayfamda. Toplanır en güzel cümleler huzurunda. Tanrıçalarına. Boynu büküktür hepsinin. Hep yarım kalırlar bir şeylere. Sen tanımazsın hapsettiğin serenatları. Yabancısın yüreğime…

           Karanlık, yalnızlık, çocuksu bir korku deme. Vuslatı son bir bakışta kaybedersin. Ansızın. Islanır dudakların. Yalnızlığa kaçamak zoraki bir buse koyarsın.’’Hoş geldin” Ağlayamazsın. Gözlerin sırılsıklam kalakalırsın geceye. Davetine hep efkâr gelir, kuşatır duman altı odayı. Korkular duvarlarda büyür. Gece öldüresiye boğazında düğümlenir. Sen hiç yaşamadın ki bu geceyi.

          Gözüm ıslanır kararır hayalin. Gözümdeki aydınlık gibi çekip giden sana. Ellerimden saçların kayar gökyüzüne. Korkularımı bir gök kuşağı “Gözlerin, saçların, dudağın ‘Ay kıskanır…

                    Nerden bileceksin yalnızlığı. Sen hiç seni ezanlarla asırlar sonrasına uçan kuşların kanatlarında, yaşlı gözkapaklarının arasında, biten kahvende, sigaranda kaybetmedin ki. Sen hiç sensizliğe çatıp iç çekmedin ki. Dünyalar yıkılmadı ki başında. Her defasında küçülmedi adımların. Nefesin daralmadı, yığılmadın sensizliğe. Ağıt yakıp kendine Eceli selamlamadın ki Sen hiç böylesine sevmedin ki…

           “Bir Eksperin dili yüreğin. Her şey tadımlık Sende”

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/4/2008 - Rüheyda ORHAN - ruhumun aynası

 

 

 

ağlıyordu hıçkırmadan, sessiz 

yalnız ve unutulmuş

tıpkı tüm sokakdakiler gibi

kar yağar ufağın kentine

üşür kendisi gibi ufak elleri

dert, dinlenmek ister

sanki yazsa dinecekmiş

kalem de tutamaz buz gibi elleri

belki

hatta

yazma da bilmez   okuma da

o soğukta tutuşur yüreği

yanar ibrahimi ateş gibi

ah serin ol dese onu işiten tek rabbi

dua için açamaz da